Bir Duayenin Başarı Öyküsü: Şenes ERZİK

Dünya ve Türkiye futbolunun gündemindeki konuları röportajlar ve dosyalarla ele alan Türkiye Futbol Federasyonu'nun resmi yayın organı olan TamSaha dergisinin 191. sayısı yayımlandı. Dergide Giresunlu hemşehrimiz Şenes Erzik’in başarılarla dolu hayat hikayesi de anlatıldı.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun resmi internet sitesinden de yayınlanan Şenes Erzik özel röportajında şu ifadelere yer verildi;

Türkiye Futbol Federasyonu'nun onursal başkanı, hayat hikâyesini anlattığı "Olmaz Olmaz Deme, Olmaz Olmaz" kitabıyla yeniden gündemde. Bu vesileyle, Giresun'da başlayıp Robert Kolej'de demlenen, oradan önce TFF Başkanlığı'na, ardından da UEFA ve FIFA'ya uzanan bir başarı öyküsünün kilit noktalarını, duayen ismin ağzından aktarmak istedik.

Röportaj: Rasim Artagan / TamSaha

Sayın Onursal Başkanım… Röportajımıza sizi eskilere götürerek başlamak istiyorum. 18 Eylül 1942 Giresun doğumlusunuz. Giresun'da geçen çocukluk yıllarınızı nasıl hatırlıyorsunuz?

ERZİK; Dolu dolu bir çocukluk geçirdim. Deniz aşkımız vardı. Evimizin 50 metre sonrası deniz kenarıydı. O deniz kenarının adı yalıydı. İstanbul'da denizin kenarındaki evlere yalı diyorlar. Oysaki Giresun'da ve Karadeniz'in büyük bölümünde yalı demek, deniz demekti. Dolayısıyla hayatımız denizle geçiyordu. Akşamüstleri güneş battıktan sonra karaya çıkıp hemen evimizin tam karşısında yine denize 50 metre mesafedeki Rum kilisesinin avlusunda top oynardık. Bütün eğlencemiz buydu. Akşamları okuldan geldiğimiz için yine top oynuyorduk arkadaşlarla. O zaman tabiî okullar çifte tedrisatlı değildi. Sabah gidiyor, akşam dönüyorduk. Okul iki adım ötede; Necati Bey İlkokulu. İstanbul'a bizi getiren ağabeyimin adı da Ahmet Necati… O dönemin Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati idi biliyorsunuz. Necati ismi o dönemden kalmadır.

Aileniz ne işle meşguldü?

ERZİK; Babam İstiklâl Madalyalı emekli subaydı. Önce Çanakkale Savaşı… Ondan sonra Anadolu'ya geçiş. İttihat ve Terakki… Misak-ı Milli… Yani tam bir asker… Tam bir subay…

Giresun'da o yıllarda çok başarılı bir öğrenci olduğunuzu biliyoruz. Ortaokulu da 1956-1961 yılları arasında İstanbul Amerikan Robert Koleji'nde okudunuz. Ardından üniversiteyi 1961-1965 yılları arasında bugünkü adıyla Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Koleji İş İdaresi ve İktisat Yüksek Okulu'nda tamamladıktan sonra, yüksek lisansınızı 1965-1966 yılları arasında Pazarlama alanında yaptınız. Öğrencilik yıllarınıza ait hatıralarınızda neler var?

ERZİK; 1961 yılının eylül ayında üst sınıfa girmek üzere sınavlara girip kazanıyorum. İş İdaresi İktisat Yüksek Okulu 1. sınıfa gidiyorum. O zaman Boğaziçi Üniversitesi yok. İş İdaresi İktisat Yüksek Okulu da henüz 3. sınıflara kadar gelebilmiş durumda. Mezun vermemiş henüz. Ben orada ders veriyorum şimdi.  Futbolculuğum var, okul takımı kaptanlığım var. Öğrencilik yıllarım çok güzel geçti. Çünkü İstanbul'a gelip Robert Koleji sınavını kazanıp girdikten sonra başta spor olmak üzere her türlü olanak vardı. Büyük Gym, Küçük Gym dediğimiz jimnastik salonları var. Büyük Gym'in hemen önünde kampüs var. Oradaki kampüs de bizim futbol sahamız. Bir tane bina var. Orada dersleri görüyoruz. Çeşitli binalar var. Bunların bir kısmında yemek yiyorsun. Ama üç tane futbol sahası var. Bir tanesi ana kampüs. Ders gördüğümüz binanın arkasında küçük bir saha var. Öğlenleri top oynayabiliyoruz büyük sahada.

Futbol aşkınız da böyle gelişiyor sanırım.

ERZİK; Evet, çocukluktan sonra burada aşkım gelişiyor. Size bir anımı anlatmak istiyorum. Bizim evimizin arkasında iki tane bahçe vardı. Bir de önde girerken avlu gibi bir yer… Orada bir asma vardı. Ve annemin gözü gibi baktığı ortanca çiçekleri… Böyle bir güzellik var. Bir de nereden gelmişse bir palmiye ağacı. Güney değil burası. Sonuçta Giresun… Şu anda restore edildi o ev. Sağ olsun bir arkadaşımız orayı yeniden dizayn etmiş. Kabul günleri var kadınların. Annem, ablam haftanın birer günü kabul gününe gidiyorlar. Ben de kurnazım aklımca… Dışarda kilisenin bahçesine gidip gelmektense çocukları topladım; bir de topu olan bir albayın oğlu vardı; onu çağırdım. Hep beraber geldik. Bizim taşlıkta başladık futbol oynamaya. Kıran kırana tabiî. Annemin, ablamla birlikte kabul gününden erken geleceği tuttu. Kapıyı bir açtı. Söylenmeye başladı. Bütün ortancalar yerlerde. Hayatımda ilk ve son defa babam, ağabeylerim, ablam dâhil ilk kez annemden bir tokat yedim. Ama o kadar hak edilmiş bir tokattı ki… Çiçekleri çok severiz eşimle. Ortancalarımın bozulduğunu gördüğüm an bir üzüntü basıyor beni. Direkt o olay aklıma geliyor.

Okul yıllarınızdaki başarınızı iş hayatında da sergilediğinizi görüyoruz. Sınai Yatırım ve Kredi Bankası, Roche, Sandoz Türkiye, Pimaş, ENKA gibi ülkenin önde gelen kurumlarında profesyonel yöneticilik yaptınız. Birleşmiş Milletlerin FAO / UNICEF Projelerinin liderliği ile Kore Cumhuriyeti Sandoz Murahhas Üyeliği görevlerinde bulundunuz. İş hayatınızdan bize bahsedebilir misiniz?

ERZİK; İş hayatım benim için çok önemliydi. Çünkü böylesine bir tahsil yapabilmiş olmak, o zaman çok kıymetli ve önemliydi. Bir kere lisan olarak çok gelişmiştim. Çok öndeydim. Hatta Robert Kolej'de haftada dört saat Almanca dersi alıyordum ki maksimumu buydu. Onun için dolu dolu geçti hayatım. Bir seferinde mühendislik kısmına geçtim. Denemek istedim kendimi. Notlarım iyiydi fakat top oynayamıyordum. Bizim laboratuvar camından arkadaşlarımı izliyordum. Öbür bölüme geçince olmadı. Ama kitabımda da belirttiğim gibi ben sosyal içerikli projelerden ve kişilerden daha fazla feyz aldığımı düşündüğüm için hep sosyal tarafım kuvvetli olsun istedim. Yani düz mühendis olmak istemedim. O bir meslektir. Çok saygı duyduğum bir meslektir. Her türlü konsantrasyonunu ona vereceksiniz. E bu hayat boyu kolay bir iş değil. Bir de kendi kendime bir karar verdim. Sosyal tarafı bu kadar güçlü olsun isteyen bir insan hiçbir zaman siyasete giremez. Baştan bu kuralı koydum kendime. Olmuyor yani… Bunu düşündüm. Çok büyük bir hatıram var. Bu şirketleri alıp; olmayan yere götürürken; Roche'tan Sandoz'a geçiş mesela… Orada öğrendiklerimi öbür tarafta uygulayarak büyük bir çalışma oluşturduk ekibimle birlikte. Ben bu kadar çok iş değiştirip, merdivenleri hızlı çıktığım için kayınpederim endişelenmiş. İş Bankası Genel Müdürü idi o zaman; Ferit Basmacı. Bir gün eşim Dilek Hanımı konuşmaya tutmuş ve "Şenes çok fazla iş değiştiriyor. Niye?" diye sormuş. Bende cevabı hazır. Hemen verdim. İnsan sevdiği işi yapmalıdır. Ben sosyal olayları yakinen takip eden, insana insan gözüyle bakan birisiyim. Yani kupkuru bir hayat; beğendiğin ya da beğenmediğin bir işte bu yaşlarda olmaz dedim. Esas noktayı şöyle koydum. Bu yaşta değiştirmezsen bir daha iş değiştirmen çok zor olur dedim. Ve haklı çıktım. Kayınpederim de kendine göre haklıydı tabiî. Nurlar içinde yatsın. İş Bankası Yeni Camii Şubesi'ne girmiş. O da kayınvalidem gibi Sultanahmet'teki İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nden mezundu. Sınıf arkadaşıydılar. Oradan mezun olduktan sonra İş Bankası'na girmiş. 48 yıl, kolluklu muhasebecilikten genel müdürlüğe yükselmiş birisiydi. İşi zamanında değiştirmezsen sonra kimse almaz.

Başkanım bugünkü öğrencilere rol model olması açısından okul ve iş hayatınızda yakaladığınız başarının altın anahtarları nelerdi? Bu konularda Şenes Erzik'in yol haritası neydi?

ERZİK; Çok ilginçtir. Galatasaray'da yüzdük. Ada'da fotoğrafımız var. Giresun'dan geldiğim için bizi yarıştırdılar. Ekibin gözdesiydim. Yalçın Ongun arkadaşım vardı. Ben hepsini geçerdim; Yalçın'ı da geçerdim. O da iyi bir yüzücüydü. Derdi ki "Senin boyun benden uzun…" Gerçekten kendisi benden kısadır. Kuruçeşme Adası'nda yüzerken sabah saat 09.00'da bizi atıyorlar. Önünde tahta. 400 metre ayak vur. E belden aşağı donuyor insanın. En sonunda ağabeyime, "Beni buradan alın, bunlarla uğraşamam" dedim. Futbola geri dönmek istiyordum. Çünkü okulda sahalar var, imkânlar var. Başka bir dünya var. İşte o dünyadır benim spora girebilmemi sağlayan. Ama daha önemlisi, okul takımının kaptanıyım. Öyle bir gün geldi ki bizim lisenin müdürü beni çağırdı. Gittim; heyecanlandım. Derslerim de iyi. 10 üzerinden 8 civarı notlarım var. Bir problem yok derslerimde. "Ne oldu acaba?" dedim. Bana, "Neden heyecanlandın?" diye sordu. Ben de "Bir şey mi yaptım?" dedim. "Evet, kendin için bir şey yaptın; çok iyi oldu. Sana kitap bursu vereceğiz" dedi. Başarılı bir öğrenciydim. Çok büyük bir olaydı benim için. O bir şanstı. Bütün görüşüm değişti. Ama esas noktayı başka yerde koydum. 1956 yılıydı sanırım. Hürriyet Gazetesi'nde kocaman bir başlık vardı: "Lastik ayakkabılarını alan Ali Sami Yen Stadı'na şu tarihte gelsin." Üç arkadaş gittik. Birisi Aziz Çalışlar; rahmetli oldu. İyi bir sol açıktı. Öbürü Güven Terzioğlu… Kaan Terzioğlu'nun babası… Bir de ben. Seçmeler yapıldı. Baba Gündüz uzunları sever. Çok tuhafıma giden bir şey oldu. Buna şans denemez; doğrusu denir. Futbol oynayacağız zannediyoruz. Oysaki Gündüz Kılıç, "Koşmaya başlayın" dedi. Bende bir ışık yandı. Bizim özelliğimiz o. O gym salonlarında trambolin dâhil her şey var. En meşhur hocalar var. Abbas Sakarya bizim hocamızdı. En meşhur Türk jimnastikçilerinden birisi. Ne ararsan var. Şâmil Bey vardı. Amerika'dan tahsilini yapmış gelmiş. Baba Gündüz, "Yer hareketleri yapın" demeye başladı. Koşuyu geçmiştim zaten. Yazıldı ismimiz. Koşuyu geçtikten sonra daha çok düzeldi moralim. Dedim ki oluyor… Yer hareketleri deyince, "Yer hareketi nedir?" diye düşünen bir sürü futbolcu arkadaş var orada. Mahallede top oynuyor. Çok da iyi oynuyor ama okulunda böyle bir imkân yok. Ben Giresun Ortaokulu'ndan geldiğim zaman 19 Mayısların ertesi günü piknik günüydü. Aileler fındık ağaçlarının altına gider, piknik yapardı. 19 Mayıs'ta da Ortaokul 3'teyim. Önümde bir kasa. Kasadan atlayıp ateş çemberinin içinden geçip öyle yere düşeceğim. Jimnastikçi değiliz ama öyle bir jimnastik hocası ders veriyordu ki Giresun'da, ben hâlâ onu yapabiliyordum. Poponun üzerine oturuyorsun ve dönmeye başlıyorsun. Ben onu yapmaya başladım, Baba Gündüz gördü. Hemen beni ayırıp ismimi yazdı. Aklımda neler kalmış. Ama anlıyorsun; seninle hemen bir iletişim kuruluyor. Uzatmayayım. Sonra Metin Oktay, Coşkun Özarı, Kamil Altan'a gidiyorsun. Onlar da 10'ar dakika top oynatıyor sana. Baba Gündüz onlara veriyor. Temeli kendi seçiyor. Yani muhteşem bir şey. Sana güven veriyor. Sen temel bilmiyorsan hangi spor olursa olsun yapamazsın. Yani şans değil bu. Okulu kazanmanın nimeti. Her şey ona bağlı. Bütün hayatım ona bağlı.

O seçmeleri kazandık, oynadık. Yazı gelmiş bana, sakladım. Kitabımda var. Mehmet Ali Gültekin, Galatasaray'ın eski sol açığı ve Galatasaray Lisesi'nin jimnastik okulunun başı. Bizi ona devrediyorlar. Galatasaray'ın bir genç takımı var sonuçta. Ama bizim gibi gençlerle nasıl kaynaştırılacak? Küçük Uğur var, Büyük Uğur var. Nuri var. Hepsini izliyoruz. Onların hepsinin beraber olması çok zor bir işlem. Liseden bizi verdiler. Gelen yazı "Salı veya Perşembe günleri idmana geleceksiniz. Seçmeleri kazandınız…" Sabah 10.00'da… Ama sabah 10.00'da gidersek dersler ne olacak. Bir-iki denedik. O dönem 1.5 ayda bir karne veriliyor. Bir dönem sonra ağabeyim Necati geldi, "Bu devamsızlıklar ne? Sen hasta olmadın, bir şey olmadın" dedi bana. Ben de itiraf ettim. Sonra bir karar vermem gerekiyordu. Bu okulu bitirirsem her şey olabilirdim. Öyle şeyler oldu ki o zaman Beşiktaş Çarşı içinde oturuyoruz. Ağabeylerimin bir-iki arkadaşı konuşurken, "Şenes nereye gidiyor?" diye soruyorlar. Ailem aslında mühendis olmamı istiyor. Ama onların isteği benim kafamla uyuşmuyor. Ama onların gönlü olsun diye bir denedim. Yedi ders almak zorunda kaldım. O kararı verirken o arkadaşlarımdan bazıları İş İdaresi için, "Bakkallığın okulu mu olur?" demiş. O zamanki zihniyeti düşünebiliyor musun? Neyse çok şükür. Dolu dolu hayat yaşadık okulda da… Kararlarımın hepsi doğru çıktı. Yanlış da olabilirdi. O günden sonra ben dersleri bırakıp futbola daha çok zaman ayırdım. Üniversiteler Spor Haftası'nda Türkiye Üçüncüsü olduk. Bu az şey mi? Birinci Teknik Üniversite, ikinci Eskişehir, üçüncü biz olduk. Bunlar öyle güzel şeyler ki…

Türkiye Futbol Federasyonu'nun kapısından içeri ilk nasıl girdiniz? Bunu sizin ağzınızdan dinlemek isteriz.

ERZİK; Söyleyeyim… Ben önce Fenerbahçe'de yöneticilik görevi yaptım. Kitapta anlattım bunları. İlk yuva her zaman kulüptür. Bir kulüpte görev yapmadan, kulübün sıkıntılarını yaşamadan, Fenerbahçe'nin ya da diğer kulüplerin sıkıntılarını görmeden hiçbir şekilde yukarıdaki mercilere gidemezsiniz. Benim kafamda bu vardı. Ama hiç beklemediğim bir şekilde 1332 numara ile Fenerbahçe'ye üye oldum. Roche'ta çalışıyordum o zaman… Rüştü Dağlaroğlu; Fenerbahçe tarihini yazmış eski büyüklerimizden birisiydi. Onun evi vardı Taksim'de… Fenerbahçe'nin bir Kadıköy Grubu var. Bir de İstanbul'da Rüştü Dağlaroğlu nezdinde Avrupa Grubu var. O zamanlar Emin Cankurtaran diye genç bir adam çıkmış. Vizyonu çok büyük. Didi'yi getirmiş. Didi geldiği zaman ben Fenerbahçe'de yönetim kurulundayım Emin Cankurtaran'la birlikte. Bir akşam beni alıp götürdüler; sen de bir şeyler söyle dediler… Ben de profesyonel tarafına bakarak işaret vermeye çalıştım. Orada ne yapılıyorsa buraya getirmek mümkün. Otomobil piyangolarıyla bu gemi yürümez. Ne yapmak lâzım mesela. Biz orada Tıp Kongreleri yapıyoruz. İlim irfan sahibi doktorlar geliyor dünyanın her tarafından. İlaç şirketi olarak onları buraya getirmek çok önemli bir şey. Ben bunu kullanmışım. Emin Beyle Orhan Ergüder'le birlikte fotoğraflarım var. Sheraton Otel'de şirketleşme toplantısı yaptık. Bunlar o zaman çok büyük şeyler. Kimlere yaptırdık hem de… Şirketleşirsek bugünleri görebiliriz. Ben de Genel Sekreterim o zaman. Emin Bey bıraktı, Didi gitti, Faruk Ilgaz geldi. Tabiî Faruk ağabey çok deneyimli bir devlet adamıydı; mühendisti. Saint Joseph mezunuydu. Son zamanlarında da çok gittik geldik. Allah rahmet eylesin. Ben Genel Sekreter'dim. Bu lâfları söylediğim için, her şeyi bildiğim için beni Genel Sekreter yaptılar. Ama o zaman kulübün yapısı bunlara müsait değildi. Semih Bayülken ve Muhittin Bulgurlu vardı. Onlar yönetiyordu kulübü. Onları görevden alıp beni koymak, Emin Cankurtaran dışında kimsenin yapabileceği bir şey değildi. Emin Bey her şeyi yerinde görmüş, incelemiş birisiydi. Emin Bey vizyoner değil vizyonist bir adamdı. Müthiş bir adamdı. Bana çok güzel bir tecrübe oldu. Kulübe de oldu. Sonra ayrılmak zorunda kaldım. Çünkü çalıştığım firma her gün iş olan bir yer. Genel Sekreterlik sürekli boş kalıyor. Ama bana da onlara da bir ders oldu. Ben bu işin böyle olmayacağını söyleyerek Faruk Bey ile helalleştim ve ayrıldım. Ondan sonra tesadüf aynı anda iki şey geldi. Bizim bazı arkadaşlarımız vardı. Duran Erkaya mesela… Bizim Robert Kolej'den mühendislik bölümünden mezun. Alp Yalman benden iki sınıf büyük. Sonra İsviçre'ye gitmiş. Togay Bayatlı, Erman Yerdelen vardı. Bir Dış İlişkiler Kurulu kuralım dedik ve kuruldu… Ali Şen geldi ve bana, "Sen Tıp Kongreleri yapıyorsun. Bir kongre var" dedi. Söz ettiği kongre UEFA Kongresi'ydi. 1977-1978 dönemi… "Tamam" dedik; yaptık. Bunun sonucu 1982 yılı geldiğinde de oradan bir davet mektubu geldi. Yılmaz Tokatlı başkan, biz de yöneticiyiz. Benim CV'mi istiyorlar. Gitti özgeçmişim. Gidiş o gidiş, ondan sonrası geldi. Çünkü en son atanan; ilk seçilen başkan ben oldum. Hikâye uzun ama bu…

1989-1997 yılları arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı görevini ifa ettiniz. 1989-1992 yılları arasında son atanan, 1992-1997 yılları arasında da ilk seçilen Başkan olarak görev yaptınız. Başkanlık göreviniz sırasında yaşadıklarınızı bize anlatabilir misiniz?

ERZİK; Kitabımda her şeyi detaylı yazdım. Tekrar anlatırsam mükerrer olur. Oradan bakılabilir.

Siz aynı zamanda Türk futbolunun Avrupa'ya açılan yüzü oldunuz. 1982-1990 yılları arasında UEFA Gençler Komitesi Üyeliği yaptıktan sonra, 1990 yılında Malta'da yapılan seçimlerde UEFA İcra Kurulu üyeliğine seçildiniz. UEFA kimliğiniz ve bu büyük görevleriniz ile ilgili bize neler anlatacaksınız?

ERZİK; UEFA'nın üniversitesi dediğim 1982-1990 yılları arasında UEFA Gençler Komitesi'nde görev aldım. Herkesin bir görevi var. Kulüpler Komitesi'nin yapısı var burada da. Bir başkan var. İki tane yardımcısı var. Ben bu icra kurulu denen yerin bir üyesi oldum. Hem de geleli daha iki sene olmuşken… İleriyi gördük. Onlar da gördüler. O zaman genciz tabiî. Dolu dolu 8 yıl yaşadım. Dolu dolu 8 yılın sonunda bütün başkanlar bizi tanıdı, biz herkesi tanıdık. Ve orada bir çıkış yaptık. Fenerbahçe'den geliyorsun. Kulüpten geliyorsun. Ben haklı çıktım. Sorunları biliyordum çünkü. Yolları görüyordum. Başka türlü olmaz. Şirketleşme ne demek 1975 yılında?.. Ve kulüp dergisinin ön sayfasından röportajım çıktı. Bu kökenden geldiğim için bir gün geldi; 1990 yılına girdik. Çiçeği burnunda Federasyon Başkanıyım. Daha 1 yıl olmuş. Turgut Özal beni atamış. Gençlerdeyken bu kadar çok detay bilemiyorsun. Jacques Georges UEFA Başkanı… Bana telefon ediyor. Gruplar var o zaman. Floransa Grubu var. Anglosakson Grubu var. Sovyetler Grubu var. Balkan Grubu var… Böyle gruplar var. Floransa Grubunun başkanı da Alman… FIFA 1. Başkanvekili aynı zamanda. Bunlar kalburüstü adamlar. O da telefon etti sonra… Ama Jacques Georges, Heysel Faciası sebebiyle çok bunalmış, bu facia yüzünden Genel Sekreterle birlikte sürekli mahkemeye gitmek zorunda kalıyor. Sorumlu kulüp. Onların ne dahli var. Adam da zengin bir adam. Şatosu var. Ama adam kere adam. Muhteşem bir adam. Gördüğüm başkanlar arasında en önemlisi oydu. İşin içinden gelen bir adamdı. Dedi ki, "Floransa Grubunda ayrılacağım, yerime senin gelmeni istiyorum. İki talibi var ama ben senin gelmeni istiyorum" dedi. Bir tanesi Maltalı… George Abela… Bana yenildi ve kazanamadı. Ama seneler sonra Malta Cumhurbaşkanı oldu. Biz de Malta'ya gittik bir toplantıya… Herkesi izledim. Gitti elini sıkıyor. Ben gitmedim. Bekledim. Platini geldi, "Sen neden gelmiyorsun?" diye sordu. "Şimdi görürsün" dedim. Cumhurbaşkanı Abela beni görünce gelip sarıldı. Kendisine, "Ben seçimi kazanmasaydım; sen bugün Cumhurbaşkanı olamazdın" dedim. Böyle güzel bir anım da var. Gülüştük. Çok büyük bir şey…

1996 yılından beri aynı zamanda FIFA İcra Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktasınız. FIFA kariyerinizi nasıl anlatırsınız?

ERZİK; FIFA, dünya olduğu için yönetimi de çok zor. Altı tane konfederasyon… Okyanusya, Asya, Afrika, Avrupa, Güney Amerika, Kuzey ve Orta Amerika… Dünyanın her yeri… Birleşmiş Milletlerde 197 ülke var. Burada 209 ülkeydi. Ben de Ulusal Federasyonlar Komitesi'nin başkanıydım. 211 ülkeye çıktı. Kosova ile Cebelitarık da geldi. Meksika'da kongrenin sunumunu ben yaptım. 211 ülke gerçekten çok zor. FIFA'yı yönetmek gerçekten zor.

Avrupa futboluna yön veren isimlerin başında geliyorsunuz. Bugün bayrağı sizden Başkanvekilimiz Sayın Servet Yardımcı devralmış durumda. Kendisi UEFA Yönetim Kurulu'nda çok önemli görevlerde bulunuyor. Servet Beyle Türk futbolu için istişarelerde bulunurken hangi noktalara değiniyorsunuz?

ERZİK; Açık söylemekte yarar var. İstediğim zaman arıyorum, istediği zaman arıyor Servet Bey beni… Geçenlerde oturup yemek yedik. Şanssızlık pandemi… Bu salgın her şeyin ayarını bozdu. Ertesi gün 12.00'de gitmiyorken merkeze; yarım saat sonra haber alıp uçakla gidebiliyordun. Şimdi yerinden oynayamıyorsun. Yüz yüze konuşma mahrumuyuz. Öyle şeyler var ki telefonla halledemezsin. Bütün dünya için bu geçerli. Hiçbir yere gidemiyoruz. İyi ki emekli olmuşum. Kendim için söylemiyorum. Burada oturup bir şey yapamazsın. Birlikte çalışmak mahrumiyeti var. Her meslek için çok zor bir durum. Bunu genel olarak söylüyorum. Devlet Başkanı diğer Devlet Başkanı ile video aracılığıyla görüşüyor; telefonla görüşüyor. Bunlar sağlık dışı… Normal bir ortam yok. Şanssızlık…

UEFA ve FIFA'da görev yapan Türk sayısını siz nasıl değerlendiriyorsunuz? UEFA ve FIFA'da yer almanın sırrı nedir?

ERZİK; Benim geçmişimdeki ögeleri anlattım. Öyle biri varsa buyursun gitsin. Yok ki öyle biri… Bu işin sırrı kesinlikle iletişim… İletişim olmadan hiçbir şey yapamazsın. Ama ders çalışmadan da derse girmeyeceksin. Dersimi çalışmadım. Açık açık söyledim. Çalışamadım dedim. Birdenbire bir seçim olmuş. Başkanlık bekleyen kişi Günter Schneider gelecekken onu Almanlar bırakmadı. Almanya birleşti ve onu göndermediler. Ben otomatikman başkan oldum.

Hayat tecrübesi çok yüksek birisi olarak, bana göre sporu seven her gencin okuması gereken büyük bir değere imza attınız ve "OImaz Olmaz Demeyin, Olmaz Olmaz!" kitabını yazdınız. Kitap yazma fikri nasıl doğdu ve bu eseri yayım dünyasına nasıl kazandırdınız?

ERZİK; Çok açık ve net… Başlarda hiç düşüncem yoktu. Çünkü kendi işimi doğru yapma peşindeydim. Buna ayıracak zaman sıfırdı. Hayatımın üçte ikisi Brezilya ile Japonya arasında geçti. Uçakları düşünün. Bir kere zatürre, bir kere bronşit oldum. Hâlâ da iddia ediyorum, uçaklardan oldu. Çok uçuyordum. Bir gecede karar verip bıraktım. Bütün bunları yapmak için zamanınız olacak. Bana kitap yazdıran sebep sakladığım fotoğraflar. İyi ki o zamanlar dijital fotoğraflar yokmuş. Fotoğrafın kendisi var. Malzemeyi verebileceğimi görünce; Allah'a çok şükür kafamda her şeyi hatırladığım için "Yapmak lâzım" dedim… 2.5 sene sürdü kitap yazmam. Bir türlü bitmedi. Geliyor yazı. Senin istediğin gibi değil. Sil baştan. Bir daha… Bir daha… Malzeme çok. Bu fotoğraflar kimde var? Jacques Chirac… Aliyev… Mandela… 36 sene önce gitmişsin Afrika'ya… Güney Afrika'da FIFA Dünya Kupası yapıldı. Benden başka kimse oraya gitmemiş geçmişte… Kime nasip olur bunlar? Hangi birini anlatayım? Hindistan'a gidiyorsun adam kalemi, kâğıdı bırakıp, "Mustafa Kemal Atatürk" diyor beni görünce… Eski Beyoğlu gibi; daha muhteşem bir cadde var Johannesburg'da… Adamları zorladım. Eşimle oraya ilk kez gitmişiz. O caddeye gitmek istedim. "Bir kez geçelim" dedim. "Mr. Erzik geçmeyelim, çok tehlikeli" dediler. Bir gittim, insanlar yollarda yatıyor. Eski Hindistan gibi. Kalküta gibi. Yerlerde yatıyorlar. Yarı çıplaklar. Pislik içinde her yer. Araba bir dursa gittin. "Devam edelim" dedim. Bunların hepsi kitabımda var. Hindistan'da 5 yıldızlı otellerde kalıyorsun. Yemek yiyeceksin. Büryan vardır ya kemikli et ve pilav… Annem yapardı çok güzel rahmetli... İstiyorsun; "Yok" diyor. Ya nasıl yok. Burada yazıyor. Pirinç ülkesinde pirinç yokmuş Perşembe günleri… Durum bu…

Geçmişten günümüze Türk futbolunun geçirdiği değişimi Şenes Erzik'in gözünden görebilir miyiz? Bize nasıl anlatırsınız?

ERZİK; Çok değişiklik var ama normal yorumlamam mümkün değil. Çünkü salgın var. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Eskisi gibi olmayacak. Bir bakıyorsun 4 milyar dolar açık var. Çok büyük darbe yedi herkes. Beinsports dönemiyor… Ekonomik koşullar çok kötü durumda. Ne diyoruz… "Seyirci… Ürün Satışı… Sponsorlar…" Hayır, maç günü gelirleri önemlidir. Naklen yayın gelirleri… Hepsi seyirciyle bağlantılı. Neden? Çünkü seyirci izleyemiyor. Herkes bu ekonomik şartlarda Beinsports'tan dekoder alamıyor. Yalnız maddi değil. Her şeyin altından seyirci çıkıyor. Sponsorlar neden var? Seyirci için var. İnsana ulaşacaklar. Evin içinde spor yapılıyor ama sonuç? Demek ki virüs ortadan kalkmadıkça hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bunun hesabını yapmak mümkün değil. Ve yapmamak da lâzım. Çünkü altından hep bir çapanoğlu çıkıyor. Olağanüstü bir durum… Normali konuşmuyoruz ki… Şu an burada ne işimiz var? Hiçbir şey eskisi ile kıyaslanamaz. Hele bizimkisi hiç kıyaslanmaz. Özerk olmaz ki hiçbir şey. UEFA özerk değil ki… FIFA özerk değil ki… Devlet yapısı olmadan hiçbir şey olmaz. En basiti, uçak uçmadan nasıl olsun? Gitmek istiyorsun hadi git bakalım…

Bizim unuttuğumuz; sizin eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

ERZİK; Herkes için sağlığa dua ediyorum. Sağlık yoksa hiçbir şey yok. İnsanlar biraz daha tevekkülle yaşamasını bilmeli. Hiçbir şey yokmuş gibi eğlenmek ne kadar doğru? Bugünün koşullarına uygun yaşayabilmek; yapabilirsek ne mutlu… En güzel motto bu olur. Size de çok teşekkür ediyorum.

02 Eki 2020 - 10:28 - Spor


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber28 / Giresun Haberleri Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber28 / Giresun Haberleri hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber28 / Giresun Haberleri editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber28 / Giresun Haberleri değil haberi geçen ajanstır.